360° Panorama
Şanlıurfalı Ünlülerimiz

İsmail Badıllı’nın Hayatı

158 Views
100%
Recommendation 8 users voted

About

Acıdan Sabra
İsmail Badıllı’nın Hayatı

“Gündüz sacı düzlerdi, gece gönülleri.
Çekiç sesiyle geçen günlerini sazın sesiyle tamamlardı.
Hayat ne kadar eğip bükse de onu, o hiçbir zaman gönlünü eğmedi.”

Şanlıurfa'da bazı insanların hayatı,
yalnızca bir biyografi olarak anlatılamaz.

Onların hikâyesinde şehrin taş sokakları,
eski dükkânların çekiç sesleri, sıra gecelerinin uzun geceleri,
bağlama tellerinden yükselen ezgiler ve insanın içine işleyen acılar vardır.

İsmail Badıllı'nın hayatı da böyle bir hikâyedir.

1950 yılında Şanlıurfa'da dünyaya gelen İsmail Badıllı,
hayatını iki ayrı dünyanın arasında kurdu.
Bir tarafında alın teriyle kazanılan ekmek vardı;
diğer tarafında ise sazın teline dokunduğunda dile gelen Urfa'nın ruhu...

Gündüzleri kaporta işinde çalışıyor,
metale şekil veriyor; geceleri sazını eline alıp insanların gönlüne dokunuyordu.

Onun hikâyesinde meslek ile sanat birbirine rakip değildi.

Biri ekmek kapısıydı.

Diğeri gönül kapısı...

Çekiç Sesinden Sazın Sesine

Urfa'nın eski esnaf hayatında ustalık, yalnızca bir meslek öğrenmek değildi.

Sabah dükkân açılır, gün boyu emek verilirdi.
Çekiçler konuşur, saclar düzeltilir, eller nasırlaşırdı.

İsmail Badıllı da bu hayatın içinden geldi.

Kaportacılık onun için sıradan bir iş değildi.
Alın terinin, sabrın ve emeğin anlamını orada öğrendi.

Fakat iş gününün sonunda dükkânın kapısını kapattığında başka bir dünya başlardı.

Saz eline geçtiğinde, gün boyunca susturduğu duygular dile gelirdi.

Bir insanın mesleği ellerini, sanatı ise gönlünü anlatır.

İsmail Badıllı'nın elleri sacı düzeltirken,
sesi Urfa'nın türkülerini şekillendiriyordu.

Önce yakın çevresi fark etti onun sesini.

Sonra dost meclisleri...

Düğünler...

Sıra geceleri...

Ve nihayet daha geniş bir dinleyici kitlesi.

Çünkü Urfa'da güzel ses uzun süre gizli kalmaz.

Birinin kulağına ulaşan türkü, kısa zamanda başka bir mecliste yeniden söylenir.

İsmail Badıllı'nın sesi de böyle yayıldı.

Urfa'nın Usta Meclisinde Bir Ömür

İsmail Badıllı'nın sanat yolculuğunda en önemli duraklardan biri,
Kültür Bakanlığı Şanlıurfa Türk Halk Müziği Korosu oldu.

Burada Urfa musikisinin önemli isimleriyle aynı ortamı paylaşma fırsatı buldu.

Aziz Çekirge, Mehmet Nacak,
Kemancı Şefik ve Kazancı Bedih gibi Urfa musikisinin güçlü isimleri onun sanat
anlayışının şekillenmesinde önemli yer tuttu.

O meclislerde yalnızca türkü dinlenmezdi.

Bir tavır öğrenilirdi.

Bir makamın ruhu hissedilirdi.

Bir türkünün neden ağır okunması gerektiği,
hangi kelimenin nerede tutulacağı, sazın hangi anda susup hangi anda konuşacağı öğrenilirdi.

İsmail Badıllı da bu kültürün içerisinde kendisini geliştirdi.

Belki her şey kitaplardan öğrenilmezdi.

Fakat bazı şeyler vardı ki ancak usta yanında oturarak öğrenilebilirdi.

Urfa musikisinin o kendine has tavrı da bunlardan biriydi.

Plaktan Kasete Uzanan Üretken Bir Sanat Hayatı

İsmail Badıllı'nın sanat hayatı, yalnızca sahneye çıkıp türkü söylemekten ibaret değildi.

Uzun yıllar boyunca üretmeye devam etti.

Plaklar doldurdu, longplayler hazırladı, kasetler çıkardı.

Yaklaşık 70 plak, 4 longplay ve 27 kasetlik bir üretimden söz edilir.

Bugünün teknolojisiyle kıyaslandığında o dönemin şartları çok farklıydı.

Bir eserin kayıt altına alınması bile başlı başına emek isterdi.

Stüdyo, maddi imkânlar, kayıt şartları ve dağıtım...

Bütün bunlara rağmen İsmail Badıllı üretmeye devam etti.

Çünkü onun için türkü yalnızca söylenecek bir eser değildi.

Türkü, geçmişten geleceğe bırakılacak bir emanetti.

Bu nedenle Urfa'nın ezgilerini yaşatmaya, derlemeye ve kendi yorumuyla gelecek nesillere aktarmaya çalıştı.

Kimi zaman eski bir türküyü yeniden duyurdu.

Kimi zaman kendi bestesiyle bu büyük kültürün içine yeni bir eser bıraktı.

Kaportacı İsmail'den Sanatçı İsmail Badıllı'ya

Sahneye çıktığında hayatındaki başka bir İsmail ortaya çıkıyordu.

Dükkândaki usta, mikrofonun başında sanatçıya dönüşüyordu.

Fakat aslında değişen kişi değildi.

Aynı insan, aynı hayatın başka bir yüzünü gösteriyordu.

Gündüzleri alın teriyle çalışan bir esnaf...

Geceleri ise Urfa'nın acısını, sevgisini,
ayrılığını ve özlemini türkülerle anlatan bir sanatçı...

Onun sesinde Urfa'nın kendine özgü havası vardı.

Ağırdı.

Vurguluydu.

Vakur ve hüzünlüydü.

Çünkü Urfa türküsü yalnızca nota değildir.

Bir şehrin hafızasıdır.

Bir annenin bekleyişidir.

Bir gurbetçinin özlemidir.

Bir babanın suskunluğudur.

Bir sevdalının içine attığı sözlerdir.

İsmail Badıllı'nın sesi de bu duyguların taşıyıcısı oldu.

Hayatın En Ağır Türküsü

Fakat hayat, sanatçıya yalnızca alkış vermedi.

Ona acının en ağır makamlarını da dinletti.

Oğlu Muzaffer'in, radyo spikerliği yaptığı dönemde hayatını kaybetmesi,
İsmail Badıllı'nın hayatındaki en büyük kırılmalardan biri oldu.

Evlat acısının tarifini kelimelerle yapmak zordur.

İnsan bazen konuşamaz.

Bazen ağlayamaz.

Bazen sadece susar.

İsmail Badıllı'nın hayatına kendi hastalığı ve başka kayıplar da eklendi.

Derken hayatındaki acılar birbiri ardına geldi.

Eşini kaybetti.

Sonra yeniden evlendi.

Fakat ikinci evliliğinde de eşinin vefatıyla başka bir büyük acıyla karşılaştı.

Bir insanın omuzlarına bu kadar yük bindiğinde hayatın karşısında ayakta kalmak kolay değildir.

Ama bazı insanlar vardır.

Yıkılırlar fakat yeniden doğrulurlar.

İsmail Badıllı da onlardan biriydi.

Çadırda Geçen Günler

Bir dönem şehirden uzaklaşmayı tercih etti.

Urfa'nın kalabalığından,
insanların gürültüsünden ve hayatın yorucu telaşından uzak bir yerde kendisine çadır kurdu.

Çadırın bir köşesinde ocak yeri vardı.

Orada hayatını sürdürdü.

Dışarıdan bakıldığında belki çok zor bir hayat gibi görünüyordu.

Fakat insan bazen kalabalıkların içinde yalnız kalmaktansa,
yalnızlığın içinde kendisini bulmayı tercih eder.

İsmail Badıllı'nın çadır günleri de böyle bir dönemin izlerini taşıdı.

Şehirden uzaklaştı.

Fakat türkülerden uzaklaşmadı.

Acılarını içine gömmek yerine onları sazına emanet etti.

Belki de onun en büyük gücü buydu.

Hayat onu ne kadar sınarsa sınasın, elinde yine sazı vardı.

Acıyı Türküye Çevirmek

Onun söylediği türkülerden biri, hayatının yaşadığı acılarla adeta bütünleşti:

“Bilmem feleğin kastı ne?
Dert verdi derdim üstüne.
Takatim yok gam yüküne...”

Bu sözler yalnızca bir türkü değildi artık.

Yaşanmışlığın sesiydi.

Evlat acısının, hastalığın, yalnızlığın ve gurbet duygusunun içinden geçen bir insanın feryadıydı.

Belki de bu yüzden bazı türküler yıllar geçse de eskimez.

Çünkü onları söyleyen insan, yalnızca kelimeleri söylemez.

Yaşadığı hayatı da söyler.

İsmail Badıllı'nın hayatına geriye dönüp baktığımızda iki farklı meslek görürüz.

Biri kaportacılık.

Diğeri sanatçılık.

Fakat aslında yaptığı işlerin ikisinde de aynı şey vardı:

Düzeltmek.

Dükkânında eğilmiş sacları düzeltti.

Sazının başında ise insanların eğilmiş gönüllerine dokundu.

Hayat ona da çok şey yaşattı.

Acılar verdi.

Kayıplar verdi.

Yalnızlık verdi.

Fakat bütün bunlara rağmen o, gönlünü hayata kapatmadı.

Çünkü sanat bazen insanın yaşama tutunduğu son dal olur.

Son Söz: Bir Ömürlük Türkü

İsmail Badıllı'nın hayatı bize şunu anlatıyor:

İnsan yalnızca yaptığı işle tanımlanmaz.

Bir insanın gerçek kimliği, geride bıraktığı izlerde saklıdır.

O, gündüzleri ekmeğini alın teriyle kazanan bir kaportacıydı.

Geceleri ise Urfa'nın türkülerini geleceğe taşıyan bir sanatçı...

Hayatının bir döneminde çadırda yaşadı.

Evlat acısı gördü.

Eşlerinin vefatını yaşadı.

Hastalıklarla mücadele etti.

Fakat sazını bırakmadı.

Çünkü bazı insanlar için saz yalnızca bir müzik aleti değildir.

Saz, insanın kendi içindeki yarayla konuşmasının yoludur.

İsmail Badıllı'nın hikâyesi de böyle bir hikâyedir.

Bir kaportacı dükkânında başlayan emek...

Urfa meclislerinde büyüyen bir sanat...

Plaklara, longplaylere ve kasetlere taşınan bir ses...

Ve hayatın en ağır imtihanları karşısında bile susmayan bir saz...

Bugün geriye dönüp baktığımızda onun hayatını tek bir cümleyle anlatmak mümkün:

Hayat onu defalarca sınadı, fakat o derdini türküye verip yoluna devam etti.”

Belki de gerçek sanatçılık tam olarak budur.

İnsan kendi acısını yaşarken bile başkasının yüreğine dokunabilmek...

Ve kendi hikâyesi sona yaklaşırken, geride başkalarının söyleyeceği türküler bırakabilmek.

İsmail Badıllı'nın sazı bir gün susabilir.
Ama Urfa'nın hafızasına bıraktığı türkü, sustuğu yerde yeniden başlayacaktır.

Video Tour

Location

Ad Space 728 × 90